TR Dizin Tarama Sonuçları
Sırala :
Tümünü seç
1. Bir üniversite hastanesinde yatan hasta ve refakatçilerinin gözünden sigara yasağına uyum durumu
Yıl: 2010 Cilt: 3 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 78 - 82
Veri Tabanı: Fen

Hastaneler 4207 sayılı yasa gereği kapalı alanlarında sigara içilmesi yasaklanan ilk kurumlardandır. Bu çalışmada, hasta ve hasta refakatçileri gözünden hastanenin sigara yasağına uyumu ve katılımcıların bu konudaki davranışları araştırılmıştır. 23-24 Aralık 2008 tarihlerinde Pamukkale Üniversitesi Kınıklı yerleşkesinde bulunan hastanenin yataklı servislerinde yatan tüm hastalar (tecrit, yoğun bakım vb. görüşme olanağı olmayan, görüşmeyi kabul etmeyen 7 kişi dışında) ve hasta refakatçileri çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara 6. sınıf tıp fakültesi öğrencileri tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile anket uygulanmıştır. Ankete 117 hasta ve 159 refakatçi katılmıştır. Katılımcıların yaklaşık yarısı kadın, yarısı erkektir. Tüm katılımcıların %23,0’ü sigarayı bırakmış, %20,0’si halen sigara içmektedir. Hastaların %12,9’u ve refakatçilerin %27,6’sı halen sigara içmektedir. “Hastanede kalmakta iken nerede sigara içiyorsunuz?” sorusuna sigara içenlerin yaklaşık %82,0’ı “bahçede” yanıtını vermiştir. Ancak hastalar arasında özellikle yangın merdiveni ve tuvalette içenler dikkati çeken oranlardadır. Ayrıca katılımcıların %25,7’si hastanede kapalı alanlarda sigara içildiğine dair görüş bildirmişlerdir. Sağlık personelinin sigara içtiğini görenlerin oranı ise %6,9’dır. Katılımcıların %48,6’sı, hastanede kapalı alanlarda sigara içme yasağının tam olarak uygulanmadığını düşünmektedir. Hasta ve refakatçilerinin bu yasakla ilgili düşüncesi sorulduğunda %90,9 oranında “gereklidir” yanıtı alınmıştır. Sigara içenlerde ise bu oran %82,3’tür. Hasta ve refakatçilerinin dörtte birinin hastanede kapalı alanlarda sigara içildiğine dair görüş bildirmeleri yasağa tam olarak uyulmadığının bir göstergesidir. Hastanelerimizde sigara yasağına uyulmaması idarecilerimize ve sağlık çalışanlarımıza yönelik eğitim ihtiyacına işaret etmektedir.

2. Koroner arter baypas cerrahisi sonrasında gecikmiş ekstübasyonun risk faktörleri
Yıl: 2008 Cilt: 1 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 26 - 31
Veri Tabanı: Fen

Bu çalışmada koroner arter baypas cerrahisi sonrasında ekstübasyon süresini uzatan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Koroner arter baypas cerrahisi uygulanan 121 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastalar erken (16 saatten kısa sürede) ve uzamış (16 saatten uzun sürede) ekstübasyon grubu olarak ikiye ayrıldı. Entübasyon süresini etkileyen risk faktörleri t-testi ve chisquare testi kullanılarak univaryans analiz yöntem ile değerlendirildi. Ardından extübasyon süresini uzatan faktörler logistic regression modeli ile değerlendirmeye alındı. Kırk yedi hastada uzamış mekanik ventilasyon ihtiyacı tespit edildi. Ekstübasyon süresini uzatan faktörler univaryans analizde yaş, operasyon süresi, minimum vücut ısısı, kros klemp süresi, total perfüzyon süresi, inotropik ajan kullanımı, Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ)’ de verilen kolloid miktarı, kan transfüzyonu, ekstübasyona kadar geçen süredeki saatlik ortalama idrar çıkışı, göğüs drenaj, ekstübasyon da başarısızlık, anesteziklerin doz ve infüzyon süresi, intraaortik balon pompa (IABP), postoperatif nörolojik bozukluk, YBÜ’ ne geldiği sıradaki PaO2 seviyesi ve BUN seviyesi olarak tespit edildi. Ancak yapılan logistic regression analizinde yaş, operasyon esnasındaki en düşük vücut ısısı, IABP kullanımı, remifentanil infüzyon süresi ve PaO2/FiO2 oranının ekstübasyon süresini uzatan en önemli belirleyiciler olduğu gösterilmiştir.YBÜ’nde hastanın kan gazı takipleri ile ventilatör ayarlarının düzenlenmesi, hemodinamik instabilitenin uygun inotropik ajanlarla ve İABP yardımı ile düzeltilmesinin ekstübasyon süresini kısaltabileceğini düşünüyoruz.

3. Over Kanserli Hastalardaki ERCC1 ve ABCB1 gen polimorfizminin platin ve taksan tedavisine yanıt ile ilişkisi
Yıl: 2020 Cilt: 13 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 363 - 367
Veri Tabanı: Fen

Amaç: Kanser kemoterapisine yanıtta bireysel farklılıkların oluşmasında genetik polimorfizmlerin rolü büyüktür. Gen polimorfizmleri ve mutasyonlar, kombinasyon kemoterapi tedavilerinde, yaygın olarak kullanılan ilaçların metabolizmalarını etkileyebilmektedirler. Bu sebeple, bu polimorfizmlerin belirlenmesinin, birçok kanser türünde, kemoterapiye klinik yanıt ya da kemoterapi ilişkili toksisiteyi öngörmede etkili olabilecekleri düşünülmektedir. Biz de çalışmamızda bu amaçla over kanseri hastalarında ERCC1 geni C8092A ve T19007C ile ABCB1 (MDR1) geni C3435T tek nükleotit değişiminin platin ve taksan tedavisine yanıtta bir etkisinin olup olmadığını araştırmayı planladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Polikliniği’nde takipli 20 over kanser tanılı hasta dahil edildi. Hastalardan 5ml tam kan alındı. Toplanan tam kanlardan DNA izolasyonu qiagen miniBlood kit kullanılarak elde edildi. Elde edilen DNA’lardan pyrosequencing sistem kullanılarak tek gen değişimi analiz edildi. İstatistik, Statistical Package for Social Sciences version17 ile hesaplandı. Sonuçlar %95 güven aralığında değerlendirildi. p<0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastalarımızın ortanca yaş değeri 61 yıl idi (alt ve üst sınırlar: 46-73 yıl). Hastalardan 8’i evre 3c ve 12’si evre 4’tü. Histopatolojik olarak, 18’i seröz papiller, 2’si berrak hücreli olarak tanımlanmıştı. ERCC1 geni C8092A değişimi; 14 hastada wild tip iken 6 hastada heterozigot veya mutant, ERCC1 geni T19007C değişimi; 5 hastada wild (yaban tip) iken 15 hastada heterozigot veya mutant olarak saptanmıştır. ABCB1 (MDR1) geni C3435T değişimi; 11 hastada wild iken 9 hastada heterozigot veya mutant olarak analiz edilmiştir. ERCC1 ve ABCB1 geni tek nükleotit değişimi araştırılan 20 hastanın progrese olma süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak ERCC1 geni C8092A değişimi wild tip olan hastaların ortalama sağkalım süresi anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Sonuç: Gen polimorfizmleri tedaviye yanıtı ön görmede yol gösterici bir belirteç olarak kullanılabilir. Polimorfizmi taşıyan hastaların belirlenmesi klinisyenlerin kemoterapi tedavilerini bireyselleştirmelerine yardımcı olacaktır. Farmakogenetik yaklaşımlı daha fazla hastanın dahil edildiği geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.

4. İntra-abdominal apselerde görüntüleme yöntemleri rehberliğinde kateterle perkütan drenaj
Yıl: 2021 Cilt: 14 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 522 - 528
Veri Tabanı: Fen

Amaç: İntra-abdominal apselere görüntüleme eşliğinde yaptığımız perkütan drenaj işlemlerinin etkinliğini, işlemlerin hangi kılavuz yöntemle yapıldığını, komplikasyonlarını, alınan örneklerden gelen kültür antibiyogram sonuçlarını ve hastalarımızın klinik sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız tek merkezli, retrospektif bir kohort çalışmasıdır. 01/06/2017-01/06/2019 tarihleri arasında hastanemiz girişimsel radyoloji bölümünde perkütan drenaj tedavisi uygulanan hastaların elektronik tıbbi kayıtları incelendi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, işlemin yapılma yöntemi, kılavuz için kullanılan modalite, kullanılan kateter, oluşan komplikasyonlar, kateterin kaç gün kaldığı, hastaların kültür antibiyogram sonuçları araştırıldı. Bulgular: Perkütan drenaj ile kateter yerleştirirken 187 işlemde Seldinger tekniği, 6 işlemde Trokar yöntemi uygulandığı görüldü. Kateter mal pozisyonu, kateter tıkanması, apsenin tekrarlaması, drenajın yeterli olmaması gibi nedenlerle perkütan drenaj yapılan apselerden 89 (%50) tanesine ikinci bir işlem yapmak gerekti ve tekrarlayan kateter drenajı yapılan hastaların 75’i (%42) tedaviden sonra iyileşti. İntra-abdominal apselerde uygulanan perkütan drenaj tedavisinde toplamda başarı oranımız %84,9 olarak hesaplandı. Sonuç: İntra-abdominal apselerde apse ile ilişkili intra-abdominal patoloji bulunmuyorsa perkütan drenaj işlemi tedavide ilk seçenek olarak değerlendirilmektedir. Perkütan drenaj işleminin erken dönem komplikasyonları yok denecek kadar az olup güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Hangi apselere sadece antibiyotik tedavisi verilmesi gerektiği, hangilerine ince iğneyle aspirasyonun yapılacağı, hangilerine drenaj kateteri yerleştirilmesi gerektiği, hangilerine açık cerrahi tedavi gerektiğine dair çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.

5. Comparison of lumbar puncture location with bedside ultrasonography and palpation in adult patients admitted to the emergency room
Yıl: 2021 Cilt: 14 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 131 - 140
Veri Tabanı: Fen

Purpose: Lumbar puncture (LP) is a medical procedure in which a cerebrospinal fluid sample is takenfor biochemical, microbiological and cytological examination. The aim of our study was to compare theultrasonography (USG) method to the palpation method in determining the location of LP.Methods: 203 patients were included in the study. In the study, specifying location manually or with USG wasperformed by the same emergency medicine resident with USG certificate who completed his 4th year. LPpoints were determined and marked firstly by ultrasound and then the manual method while the patients werein the left and right lateral decubitus and sitting positions.Results: The USG method was found to be significantly more successful than the manual method in determiningthe LP location (p=0.012). The USG method was found to be significantly more successful in determining theLP site than the manual method, especially when the LP site was identified in the sitting position (p=0.031).In other positions, no difference was observed between the two groups (Right p=1, Left p=0.500). Body MassIndex (BMI) affects success during site location with USG (p=0.0001). Likewise, BMI affected the success inidentifying the LP site by the manual method (p=0.0001). The USG method was found to be significantly moresuccessful than the manual method in determining the LP site in patients with BMI>25 (p=0.012).Conclusion: During the detection of LP location by palpation or USG, as the BMI increased, the duration of thedetermination of location increased significantly, too. LP site can be identified by the USG in patients whose LPsite cannot be specified by palpation. In addition, the USG is more successful in obese individuals in terms oflocating the LP site.

6. Hippocampal volume reduction after chemotherapy assessed by brain MRI: a cause of chemobrain in cancer patients
Yıl: 2017 Cilt: 10 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 222 - 226
Veri Tabanı: Fen

Purpose:Cancer treatment (chemotherapy) affects various neural parts of the brain which results in cognitiveimpairments as problems in working memory, concentration, speed of processing and responding, and speech.This condition is called “chemobrain”. The aim of this study is to establish whether any change exists in thevolume of certain brain parts before and after chemotherapy that might play a role in chemobrain by means ofmagnetic resonance imaging (MRI).Materials and methods: Eleven patients with various cancers underwent cranial MRI before and afterchemotherapy. 3-dimensional reconstruction from coronal 2 dimensional images were obtained by SURFDriverprogram. Volume calculations of cerebrum, cerebellum, ventricles, right and left hippocampus were done byCavalieri method.Results:According to measurements there was a statistically significant difference only in the volumes of rightand left hippocampus before and after chemotherapy (p<0.05). The volumes of the hippocampus on both sidesdecreased after chemotherapy.Conclusion:This study revealed significant volume changes in the hippocampus of cancer patients afterchemotherapy. We suggest that this volume reduction in hippocampal regions might be the explanation ofchemobrain seen in cancer patient during and after chemotherapy

7. Physical activity levels and related factors at teaching stuffs in Pamukkale University medicine school
Yıl: 2016 Cilt: 9 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 117 - 124
Veri Tabanı: Fen

Amaç: Pamukkale Üniversitesi öğretim üyelerinin fiziksel aktivite düzeylerini ve etkileyen faktörleri belirlemektir.Gereç ve yöntem: Kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalışan 230 kişi oluşturmaktadır. Örnek seçimine gidilmeden evren üzerinde çalışılmıştır. Çalışmaya katılan öğretim üyelerine fiziksel aktivite düzeyleri ve etkileyen faktörleri ortaya koymayı amaçlayan bir anket formu uygulanmıştır. Katılanların fiziksel aktivite düzeyleri ise 2003 yılında Craig ve arkadaşları tarafından geliştirilen "Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-International Physical Activity Questionnaire" uzun formu ile saptanmıştır.Bulgular: PAÜ Tıp Fakültesinde araştırmaya katılan öğretim üyelerinin 69'u (% 40,2) kadın, 103'ü (% 59,8) erkekti. Araştırmaya katılan öğretim üyelerinin "Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi" nden elde ettikleri puan ortalamalarına göre; yürüme skoru 1225,2±1617,7; bisiklet skoru 26,7±164,5; orta düzeyde fiziksel aktivite skoru 1438,7±2805,5; şiddetli fizik aktivite skoru 2043,4±5135,9 ve toplam fiziksel aktivite skoru 4734,2±7925,9 olarak bulunmuştur.Sonuç: Öğretim üyelerinin yalnızca % 36,5'inin yeterli düzeyde fiziksel aktiviteye sahip olduklarını bulmamız beklentimizin altında kalmıştır. Cerrahi bölümlerdeki öğretim üyelerinin % 47,4'ü yeterli düzeyde aktivite gösterirken bu oran temel ve dahili bilimlerdekilerde görev yapan öğretim üyelerinden oldukça yüksektir. Bu farklılık cerrahi branşlarda görev yapanların daha yoğun iş temposu yaşamalarından kaynaklanmış olabilir.

8. Bir üniversite hastanesi personelinin Brusella hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Yıl: 2020 Cilt: 13 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 621 - 627
Veri Tabanı: Fen

Amaç: Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Hastanesinde çalışan sağlık profesyonelleri dışındaki personelin sosyodemografik özelliklerinin tanımlanması, Bruselloz ve Brusellozdan korunma hakkındaki bilgilerinin değerlendirilmesi, Brusella enfeksiyonuna yol açabilecek bazı riskli uygulamalarla olan ilişkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Araştırmadaki veriler 25 soruluk anket formu ile, yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Anketler, PAÜ Hastanesinde uygulanmıştır. Bulgular: Bruselloz ülkemizde sık görülen bir hastalıktır. Çalışmamıza katılan kişiler farklı yaş gruplarında ve hastanede çalışmasına rağmen Brusellozun sadece hayvanlarla temas sonucu bulaşabildiği (%4,65) (%0,58- %8,72) oranında bilinmiştir. Yaş ve eğitim seviyesi artıkça Brusella hakkındaki bilgi, tutum ve davranışların çoğu zaman olumsuz yönde etkilendiği görülmüştür. Sonuç: Bruselloz hakkında hastane çalışanları dahil bilgilendirilmeli, hastalığın hayvanlar ve/veya çıkartılarıyla temas sonucu bulaşabileceği riski konusundaki bilinç artırılmalıdır.

9. Transsellar transsfenoidal ensefalosel: MRG Bulguları
Yıl: 2014 Cilt: 7 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 250 - 252
Veri Tabanı: Fen

Transsfenoidal ensefalosel, en nadir görülen ensefalosel şekli olup sfenoid kemik defektinden ependimal doku ile kaplı bir kese içerisinde beyin omurilik sıvısı ve nörovasküler dokunun fıtıklaşmasıdır. Bu makalede transsellar transsfenoidal ensefaloselli bir olgu sunularak hastalığın önemli klinik özellikleri ve tanısal görüntüleme bulguları gözden geçirilmiştir.

10. Bone destruction caused by orbital pseudotumor
Yıl: 2015 Cilt: 8 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 128 - 131
Veri Tabanı: Fen

Dört yaşında erkek hasta, sağ göz etrafında şişlik ve göz kapağında düşüklük şikayeti ile başvurdu. Hastanın bilgisayarlı tomografi görüntülemesinde sağ orbital lateral duvarda kemik yıkımı olduğu görüldü. Histopatolojik incelemesinde kronik inflamasyon ile uyumlu eosinofilden yoğun infilamasyon saptandı. Oral prednizolon tedavisi verilen hastanın klinik bulgularının ve kontrol tomografisinde kemik yıkımının düzeldiği gözlendi. Hastamız araştırmalarımıza göre kemik yıkımına neden olan ilk pediatrik orbital psödotümör vakası olmasıdır.

11. microbiological and clinical evaluation of diabetic food infections in Pamukkale Unıversity Hospital
Yıl: 2008 Cilt: 1 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 9 - 12
Veri Tabanı: Fen

Bu çalışmada, diyabetik ayak infeksiyonlu hastaların klinik ve mikrobiyolojik bulgularının değerlendirilmesi amaçlandı. Şubat 2003-Mayıs 2004 tarihleri arasında İnfeksiyon Hastalıkları Kliniği tarafından takip edilen 22 hasta incelendi. Diyabetin komplikasyonları açısından araştırıldığında, 18 hastada nöropati varlığı tespit edildi. En sık karşılaşılan etkenlerin sırasıyla metisiline duyarlı Staphylococcus aureus, metisiline dirençli S. aureus ve Escherichia coli olduğu bulundu. Sonuç olarak, diyabete bağlı oluşabilecek ciddi komplikasyonlar nedeniyle bu hastaların çok iyi takip edilmeleri gereklidir.

12. Omurilik yaralanmalı hastalarda temiz aralıklı kateterizasyona uyum ile ilişkili faktörler
Yıl: 2010 Cilt: 3 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 115 - 123
Veri Tabanı: Fen

Bu çalışmada, omurilik yaralanmalı hastaların temiz aralıklı kateterizasyona uyumunu ve temiz aralıklı kateterizasyona uyum ile ilişkili olabilecek demografi k ve klinik faktörleri belirlemek amaçlandı. Kliniğimizde yatarak rehabilitasyon programı uygulanmış ve taburculukta temiz aralıklı kateterizasyon önerilmiş 37 omurilik yaralanmalı hasta çalışmaya alındı. Hastalara telefon ile ulaşılarak temiz aralıklı kateterizasyona devam konusunda bilgi alındı. Hastalar, izlem sonunda “Temiz aralıklı kateterizasyona devam eden” ve “Daimi kateter’e geçen” şeklinde gruplara ayrılarak, temiz aralıklı kateterizasyona uyum ile demografik ve klinik faktörler arasındaki ilişki araştırıldı. Taburculuk sonrası ortalama izlem süresi 18.75±8.80 (8-34) ay idi. Hastaların %27’sinin temiz aralıklı kateterizasyon uygulamasını bırakıp daimi kateter kullanımına geçtiği ve temiz aralıklı kateterizasyona uyum oranının %73 olduğu belirlendi. Temiz aralıklı kateterizasyona uyum ile spastisite (r: 0.506), maksimum sistometrik kapasite (r: 0.377), kateterizasyon sayısı (r: 0.444), kateterizasyonu uygulayan kişi (r: 0.488) ve kateter tipi (r: 0.699) arasında anlamlı korelasyon saptandı (p<0.05). Ciddi spastisite; daimi katetere geçen hastaların %60’ında, temiz aralıklı kateterizasyona devam eden hastaların ise sadece %11.1’inde mevcut idi. Temiz aralıklı kateterizasyona devam eden hastaların maksimum sistometrik kapasiteleri (438.33±118.10), daimi katetere geçen hastaların maksimum sistometrik kapasitelerinden (338.00±94.25) daha yüksekti. Kateterizasyon sayısı; temiz aralıklı kateterizasyona devam eden hastaların 77.8.’inde 4 kez/gün, daimi katetere geçen hastaların %70’inde 6 kez/gün idi. Temiz aralıklı kateterizasyona devam eden hastaların %81.5’inde, daimi katetere geçen hastaların %30’unda uygulamayı hastanın kendisi yapmakta idi. Temiz aralıklı kateterizasyona devam eden hastaların %85.2’si hidrofi lik kateter kullanıyorken, daimi katetere geçen hastaların %90’ı standart-plastik kateter kullanmakta idi. Aradaki farklar istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). İki grup arasında yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, omurilik yaralanmasının seviyesi ve ciddiyeti, nörojenik mesane tipi, kateterizasyon aralarında inkontinans varlığı ve izlem süreleri açısından istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Omurilik yaralanmalı hastalarda temiz aralıklı kateterizasyona uyumun spastisite, maksimum sistometrik kapasite, günlük temiz aralıklı kateterizasyon sayısı, uygulamayı kimin yaptığı ve kateter tipi ile ilişkili olduğu belirlenmiş olup, spastisitenin düşük, maksimum sistometrik kapasitenin yüksek, günlük temiz aralıklı kateterizasyon sayısının az olması, hastanın uygulamayı kendisinin yapması ve hidrofi lik kateter kullanılmasının temiz aralıklı kateterizasyona uyumu artırdığı sonucuna varılmıştır.

13. Bilgisayarlı tomografi kılavuzluğunda yapılan kesici iğne akciğer biyopsilerindeki komplikasyonlar ve risk faktörleri
Yıl: 2018 Cilt: 11 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 195 - 201
Veri Tabanı: Fen

Amaç:Bu çalışmadaki amacımız bilgisayarlı tomografi (BT) kılavuzluğunda yapılan transtorasik kesici iğneakciğer biyopsisinde (KİB) komplikasyon oranları ve buna bağlı risk faktörlerinin incelenmesidir.Gereç ve yöntem: BT kılavuzluğunda transtorasik kesici iğne biyopsisi (KİB) yapılan akciğer nodüllü hastalargeriye dönük olarak değerlendirildi. Bu hastalardan işlem sırasında ve işlem sonrasında BT görüntüsüolmayanlar ve kontrol akciğer grafisi olmayanlar çalışmadan çıkartıldı. Toplam 321 hasta (28-86 yaş aralığı,ortalama yaş 61, %84.1 erkek) çalışmaya dahil edilmiştir. Komplikasyon oranı ile histopatolojik tanı, lezyonbüyüklüğü, lezyonun akciğerdeki yeri ve lezyonun derinliği arasındaki ilişki araştırıldı.Bulgular:En sık görülen histopatolojik tanılar adenokarsinom (% 33.3) ve skuamöz hücreli karsinom (%32.3) idi.Lezyonun histopatolojik tanısı ile biyopsiye bağlı komplikasyon gelişimi arasında ilişki saptanmadı. Pnömotoraks(%19.7) ve pulmoner hemoraji (%9) en sık karşılaşılan komplikasyonlardı. Lezyon derinliği arttıkça veya lezyonboyutu azaldığında komplikasyon riski artmaktadır (p<0.05).Sonuç:Çalışmamızda akciğer lezyonunun patolojik sonucu ile KİB'e bağlı komplikasyon gelişmesi arasında ilişkiolmadığını saptadık. Geçilen akciğer parankim mesafesi arttıkça ve lezyon boyutu küçüldükçe komplikasyonriskinin arttığını saptadık.

14. Meme kanserinde serum matriks metalloproteinaz 2-7-9, doku matriks metalloproteinaz inhibitörü 1, vasküler endotelial büyüme faktörü, interlökin 6 ve interlökin 8 düzeylerinin değerlendirilmesi
Yıl: 2019 Cilt: 12 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 261 - 268
Veri Tabanı: Fen

Amaç:Meme kanseri insidansının artması ve gelişen tedaviler ile sağkalımın uzaması izlemde yeni belirteçlere gereksinim ortaya çıkarmaktadır. Serum matriks metalloproteinaz 2, 7, 9 (MMP2, MMP7, MMP9), doku matriks metalloproteinaz inhibitörü1 (TIMP1), interlökin 6, interlökin 8 ve vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) kanserogenezin farklı basamaklarında rol almaktadırlar. Çalışmamızın amacı meme kanseri hastalarında bu parametrelerin klinik evre, histopatolojik özellikler ve laboratuar değerleri üzerine etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Meme kanseri patolojik tanısı konmuş kemoterapi naif yetmiş sekiz kadın hasta çalışmaya alındı. İstatistik, Statistical Package for Social Sciences version15 ile hesaplandı. Sonuçlar %95 güven aralığında değerlendirildi. p<0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Hasta gruplarını karşılaştırmalarında kikare ve Mann Whitney-U testi uygulandı. Bulgular: Hastaların medyan yaşı 52±11,6 bulundu. Hastalar “non-metastatik” ve “metastatik” şeklinde iki gruba ayrıldı. Metastatik grupta serum VEGF değeri 3,4 kat yüksek saptandı. Serum CA15-3 seviyesinde yükselme, artmış MMP9 ve IL6 seviyeleri ile anlamlı ilişkiliydi. Serum LDH seviyesi artmış hastalarda serum VEGF ve TIMP1 seviyeleri anlamlı arttı. Serum CRP artışı IL8, IL6 ve MMP9 artışı ile ilişkili bulundu. Serum VEGF seviyeleri progrese olgularda yüksekti. İzlemde kaybedilen hastaların serum VEGF seviyesi daha yüksek olmakla beraber istatistiksel anlamlı değildi. Hormon pozitif grupta negatif gruba göre serum MMP7 seviyeleri anlamlı düşük saptandı. HER2 (3+) hasta grubunda serum MMP2 seviyeleri HER2 (0/1+/2+) hasta grubuna göre daha yüksekti. Serum TIMP1 seviyesi ki 67 oranı %40 ve üzeri hastalarda, oran %40 altında olan hastalara göre anlamlı düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamız kısıtlı hasta sayısı ile yapılan kısa takip süresine sahip bir ön çalışma özelliğindedir.

15. Comparison of traction table and supine position without traction in double axis femoral nailing of intertrochanteric fracture
Yıl: 2019 Cilt: 12 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 315 - 320
Veri Tabanı: Fen

Purpose: The aim of this study was to compare the traction table and supine position without traction table in double axis femoral nailing of intertrochanteric fractures in terms of reduction quality and complication rates. Material and Method: Sixty-three patients with a mean age of 68.54±16.42 (29-97) were retrospectively analyzed. 42 patients were operated without the traction table, 21 patients were operated with the traction table. Collodiaphyseal angles and Baumgartner reduction criteria were used for radiologic evaluation. The union time of the fractures, complications, and nonunion cases were assessed. Results: The restoration of collodiaphyseal angle was better in the group using the traction table, the reduction quality could not be restored well in the group without the traction table (p<0.05). The mean union time was calculated as 3.2±2.2 months in patients operated with the traction table while in patients who were operated without a traction table was calculated as 4.26±2.23 months (p>0.05). Cut-out and nonunion complications were more common in the group operated without traction table. Increasing difference of the collodiaphyseal angle was found to be correlated with the complication rates and union time. Conclusion: Better reduction was achieved in the patient group that operation performed using the traction table and the complication rates were low in this group. Operation with the traction table should be the first choice for intertrochanteric fractures. The supine position without traction table may be a preferable treatment method for intertrochanteric fractures when the traction table is not available.

16. Giant fibroepithelial polyp of vulva in a pregnant woman
Yıl: 2019 Cilt: 12 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 329 - 332
Veri Tabanı: Fen

Vulvar fibroepithelial polyp in a pregnant woman is a rare clinical condition. In this study, a case of a giant fibroepithelial polyp of vulva in a pregnant woman is reported. A pregnant woman presented with a pedunculated mass over right labium majus that grew up during pregnancy period was surgically removed. Surgical excision of the tumour was performed and postoperative recovery and pregnancy follow-up were uneventful. Fibroepithelial polyps are common lesions of skin but unusual locations have been rarely reported in literature. To the best of our knowledge, the presented case is one of the largest fibroepithelial polyp of vulva in a pregnant woman.

17. Post travmatik çoklu ilaç dirençli acinetobacter baumannii menenjitli olguda yüksek doz meropenem ile başarılı tedavi
Yıl: 2008 Cilt: 1 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 39 - 41
Veri Tabanı: Fen

Acinetobacter spp. birçok antimikrobiyal ajana karşı direnç geliştirerek tedavisi ve kontrolü güç olan infeksiyonlara neden olmaktadır. Bu çalışmada kafa travması sonrası çoklu ilaç dirençli Acinetobacter baumannii menenjiti gelişen olgunun klinik seyri ve tedavi sonucu bildirilmektedir. Yüksek doz meropenemle etkin tedaviye dikkat çekilmiştir.

18. Alt ekstremite ampüte hastalarda statik postüral stabilite ve düşme riski
Yıl: 2012 Cilt: 5 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 63 - 67
Veri Tabanı: Fen

AMAÇ: Protez ile ambule olan alt ekstremite ampüte hastaların statik postüral stabilitelerinin kontrol grubuyla karşılaştırılması ve düşme risklerinin araştırılması amaçlandı. YÖNTEMLER: Unilateral transtibiyal ampüte 15 hasta ile yaş-cins eşleştirilmiş 17 sağlıklı kontrolün demografik verileri ve ampüte hastaların ampütasyon ve protez kullanımıyla ilgili klinik verileri kaydedildi. Postüral denge, statik postürografi cihazı (Tetrax, Sunlight Medical Ltd, İsrail) ile değerlendirildi. Statik postürografi ölçümü için vakalardan ayaklarını, cihazdaki platformdaki alan üzerine ayakkabı olmaksızın yerleştirerek dik durmaları istendi. Ölçüm sonucunda yazılım tarafından sekiz farklı pozisyondaki salınım oranlarına göre hesaplanan düşme riski değerlendirildi. BULGULAR: Bulgular: Yaş ortalaması 39,3±11,9 yıl (20-65), ortalama ampütasyon sonrası geçen süre 115,2±112,9 (8-360) ay, protez kullanım süresi 101,1±105,2 (6-340) ay olan 15 tek taraflı transtibiyal ampüte hasta (1 kadın, 14 erkek) ile yaş ortalaması 39,5±13,2 (20-57) yıl olan, 17 kontrol vaka (1 kadın, 16 erkek) değerlendirildi. Gruplar arasında yaş, boy, kilo, cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Düşme riski değerinin ampüte grupta (84,1±27,1, 8-100) kontrol gruba göre (28,4±16,2, 8-52) anlamlı yüksek olduğu saptandı (p<0,05). SONUÇ: Sonuç: Protez kullanarak mobilize olan unilateral transtibiyal ampüte hastaların düşme riskinin sağlıklı kontrollerden yüksek olduğu bulunmuştur. Alt ekstremite ampütasyonu olan hastaların rehabilitasyon programı planlanırken denge-koordinasyon egzersizlerine önem verilmesi düşme sonucu oluşabilecek ek travmaların önlenmesi için faydalı olacaktır.

19. Çocuk ve ergen psikiyatri polikliniğine başvuran olguların beden kitle indeksi, beslenme tutum ve davranışları: duygusal ve davranışsal sorunlarla ilişkisi
Yıl: 2021 Cilt: 14 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 402 - 415
Veri Tabanı: Fen

Amaç: Çocuk ve ergenlerdeki ruhsal bozukluk belirtileriyle beden kitle indeksi ve beslenme tutum vedavranışları arasında ilişkiler bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıklarıpolikliniklerine başvuran olguların beden kitle indeksi, beslenme tutum ve davranışlarını değerlendirmek ve bututum ve davranışlarla duygusal ve davranışsal sorunlar arasındaki ilişkiyi incelemektir.Gereç ve yöntem: Çocuk ve ergen psikiyatrisi polikliniklerine başvuran 11-16 yaş arası 169 kişi çalışmayakatılmıştır. Katılımcıların içe yönelim ve dışa yönelim sorunları Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) Ergen Formuile beslenme tutum ve davranışları Beslenme Tutum Ölçeği (BTÖ) ve Beslenme Davranış Ölçeği (BDÖ) iledeğerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan gönüllülerin kilo ve boyları ölçülerek beden kitle indeksleri hesaplanmıştır.Bulgular: Çalışmaya katılanların %9,5’i obez, %10,1’i aşırı kilolu, %65,5’si normal kilolu olarak saptanmıştır.BTÖ ve BDÖ toplam puan ortalamaları sırasıyla 8,29±2,85 ve -1,69±4,79’dir. BTÖ toplam puanı ile GGAdavranış sorunları puanı (r=-,233, p=0,003); hiperaktivite puanı (r=-,344, p<0,001) ve toplam güçlük puanı (r=-,281, p<0,001) arasında negatif yönlü bir ilişki mevcuttur. BDÖ toplam puanı ile GGA sosyal davranışlar puanıarasında pozitif yönlü (r=,216, p=0,005) bir ilişki bulunmuştur.Sonuç: Çocuk ve ergen psikiyatri polikliniklerine başvuran çocuk ve ergenlerde sağlıksız beslenme tutum vedavranışları fazladır. Dışa yönelim sorunları ve toplam duygusal-davranışsal güçlük arttıkça; sosyal davranışlarazaldıkça sağlıksız beslenme artmaktadır. Beslenme tutum ve davranışları ile psikiyatrik faktörlerin ilişkisininbelirlenmesi hem beslenme hem de ruhsal sorunların anlaşılması ve önlenmesi konusunda yol gösterici olabilir.

20. Platanus orientalis (doğu çınarı) ağaç kovuklarında cryptococcus neoformans kolonizasyonunun takibi
Yıl: 2010 Cilt: 3 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 60 - 62
Veri Tabanı: Fen

Cryptococcus neoformans kriptokokkozun en yaygın etkenidir. Ağaçların çürümekte olan kovuklarının doğal çevresel kolonizasyon kaynağı olduğu bir çok araştırmacı tarafından rapor edilmiştir. Daha önceki taramalar ile Denizli şehir merkezinde bir Platanus orientalis (Doğu çınarı) ağacında kolonizasyon rapor edilmiştir. Bu araştırmada şehir merkezindeki 100 ağaçtan 8 ay süre ile periyodik bir şekilde eküvyon yöntemi ile örnekleme yapılmıştır. Kültür için basitleştirilmiş Staib agar besiyeri kullanılmıştır. Taramanın yapıldığı bahar-yaz döneminde C.neoformans izolasyonu yapılmamıştır. Bu veri, daha önceden saptanan maya izolasyonunun geçici kolonizasyon olduğunu göstermektedir

Arama Sonuçlarını Kaydet


TÜBİTAK ULAKBİM Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi Cahit Arf Bilgi Merkezi © 2019 Tüm Hakları Saklıdır.