TR Dizin Tarama Sonuçları
Sırala :
Tümünü seç
1. 2000-2003 yılları arasındaki çoğul gebeliklerde obstetrik ve perinatal sonuçlarımız
Yıl: 2003 Cilt: 14 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 180 - 183
Veri Tabanı: Fen

Bu çalışmanın amacı, Zeynep Kamil Hastanesinde 2000-2003 yılları arasındaki ikiz gebeliklerin obstetrik ve perinatal sonuçlarının değerlendirilmesidir. Ocak 2000-Ocak 2003 yılları arasında doğumları gerçekleştirilen 834 ikiz, 23 üçüz gebelik olgusu retrospektif olarak değerlendirildi. Ortalama anne yaşı 30.4 (17-42) idi. Nulliparite %49, multiparite %51 olarak belirlendi. Tarama yaptığımız dönemde çoğul gebelik oranı %2.5 (857 / 33571) olarak saptandı.Bu olguların %7.9'u tedavi gebeliği, %92.1'i spontan çoğul gebelikti. Spontan ikiz gebeliklerde olguların %72.8'nin 37.hafladan önce doğum yaptığı,%39.2'sinin de 33-36 hafta arasında olduğu saptandı. Üçüzlerin %78.3'nUn 32. haftadan önce doğduğu saptandı. Tedavi ile oluşan ikiz gebeliklerin, %20.5'inde doğum 37. haftadan sonra gerçekleşirken bu oran spontan ikizlerde ise %27.2'dir. Bizim olgu grubumuzda travay sırasında ikizlerde prezantasyon durumuna göre değerlendirildiğinde en sık verteks-verteks %40.4 tesbit edildi. Olguların doğum şekilleri incelendiğinde; sezaryen (%52.5) ve vaginal yolla doğum (%47.5) oranlan ile birbirine yakın olarak bulundu. Sezaryen endikasyonlarına bakıldığında; en sık birinci bebeğin nonverteks olması, ardından da preeklampsi gelmekte olduğu onları erken doğum eylemi ve tedavi gebeliğinin izlediği saptandı. Çoğul gebeliklerde görülen maternal morbidite değerlendirildiğinde en sık görülen obstetrik problemler; erken doğum eylemi (EDE) %35.8, anemi %20.77 ve erken membran rüptürü (EMR) %20.53 olarak tesbit edildi. Apgar skorlarının doğum haftası ve doğum şekilleri göz önüne alınarak yapılan karşılaştırmasında ise gebelik haftasının ilerlemesiyle neonatal sonuçların daha*iyiye gittiği saplandı. Fetal problemler içinde en sık, intrauterin gelişme geriliği (IUGG) %4,9 oranında saptandı. Onu sırasıyla %3,6 ile konjenital anomali, %1.28 ile intrauterin eksitus izlemektedir. Ayrıca literatürde nadir görülen ikizden ikize transfüzyon sendromlu 11 vaka ve torakopaguslu 2 olgu tesbit edildi. Multifetal gebelikler yüksek riskli gebelikler olup hem antenatal takibi hem de intrapartum yönetiminde dikkatli olunmalıdır.

2. Live Birth and Endometrial Thickness in Unexplained Infertility
Yıl: 2019 Cilt: 50 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 142 - 145
Veri Tabanı: Fen

Objective: We aimed to demonstrate any possible relationshipbetween endometrial thickness on the day of hCG trigger and livebirth rates (LBRs) among women with unexplained infertility whounderwent IVF/ICSI-ET cycles.Material and Methods: We retrospectively collected data fromZeynep Kamil Women's and Children's Disease Training and Research Hospital, IVF Center archive. Cases between 2005 and2013 were collected. Women aged between 23-39 years with aBMI <30 kg/m2 with fresh embryo transfers were included. Patients were divided into two groups based on their livebirth status(live birth: group 1, no live birth: group 2). Demographic characteristics, treatment regimens, and endometrial thickness on theday of hCG trigger were compared between the two groups. Inaddition, patients were divided into subgroups according to theendometrial thickness on the day of hCG trigger (≤7 mm, 8 mm,9 mm, 10 mm, 11 mm, 12 mm, 13 mm, and ≥14 mm, respectively).LBRs were compared between these subgroups.Results: Three hundred fifty-nine cycles (group 1: n=104, group2: n=255) were included for statistical analysis. Other than estradiol level (pg/mL) on the day of hCG trigger (2517.2±1106.0,2210.8±991.7, respectively; p=0.011), there were no statisticallysignificant differences between the two groups. Among the subgroups based on endometrial thickness, the highest LBR wasdetected in the 13 mm subgroup (36.8%) and lowest LBR wasdetected in 12 mm subgroup (23.9%). However, LBRs were notstatistically significant between the subgroups.Conclusion: LBRs do not seem to be affected by endometrial thickness on the day of hCG trigger among couples with unexplainedinfertility.

3. Doğum Sonu Kliniklerinde Çalışan Ebe ve Hemşireler Kanıta Dayalı Uygulamaların Neresinde?
Yıl: 2017 Cilt: 4 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 8 - 14
Veri Tabanı: Sosyal

AMAÇ: Bu araştırma, "doğum sonu kliniklerinde çalışan ebe ve hemşirelerin kanıta dayalı uygulamaların" neresinde yer aldığını ve katılımcıların kanıta dayalı uygulamalara yönelik görüşlerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak gerçekleştirilmiştir.YÖNTEM: Araştırmanın örneklemini, İstanbul Anadolu yakasında hizmet veren iki farklı kadın ve çocuk hastalıkları eğitim ve araştırma hastanesinin doğum sonu kliniklerinde çalışan 53 ebe, 48 hemşire olmak üzere toplam 101 ebe ve hemşire oluşturmuştur. Araştırmanın verileri tanıtıcı özellikleri ve katılımcıların doğum sonu kanıta dayalı uygulamalara yönelik görüşlerini içeren anket formu ile elde edilmiştir. Veriler SPSS programı ile t testi ve ANOVA testi ile değerlendirilmiştir.BULGULAR: Araştırmaya katılan ebe ve hemşirelerin yaş ortalaması 28,67±5,86 ve meslekte çalışma yılı ortalaması 8,96±6,47 yıldır. Katılımcıların %52,5'i ebe olup, %66,3'ünün lisans ve üzeri eğitim düzeyinde olduğu saptanmıştır. Kanıta dayalı uygulamayı, katılımcıların %66,3'ünün eldeki en iyi bilimsel kanıtları mesleki uygulamalarında kullanma olarak tanımladıkları, %97 oranında kanıta dayalı uygulamaların gerekli olduğunu ifade ettikleri görülmüştür. Katılımcıların doğum sonu anne ve bebek bakım ve tedavisine yönelik standart uygulamaları gerekli görme puan ortalaması 90,74±8,77, kanıta dayalı uygulamaları çalışma yaşamlarında kullanma puan ortalaması 41,77±6,12 olarak belirlenmiştir. Doğum sonu kanıta dayalı uygulamaları kullanma açısından eğitim düzeyi yüksek olan ve bilimsel yayınları takip eden katılımcıların diğerlerine göre puanlarının daha yüksek olduğu saptanmış ve aralarındaki ilişki anlamlı bulunmuştur (p<0,05). SONUÇ: Araştırmada ebe ve hemşirelerin doğum sonu uygulamalarda kanıta dayalı uygulamaları gerekli gördükleri ve uygulamalarında kanıtları orta düzeyde kullandıkları belirlenirken, kullanımlarının artması için motive edilme ve sürekli eğitim gereksinimlerinin olduğu saptanmıştır.

4. Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde vankomisine dirençli enterokok kolonizasyonu: Korunma ve eradikasyon deneyimi
Yıl: 2012 Cilt: 46 Sayı: 4 Sayfa Aralığı: 682 - 688
Veri Tabanı: Fen

Vankomisine dirençli enterokoklar (VRE) hastanede yatan hastalarda kolonizasyon ve enfeksiyonların önemli bir etkenidir. Yenidoğanların immün sistemlerinin yetersiz olması, sepsise bağlı antibiyotik kullanımının sık olması ve prematüre bebeklerin hastanede yatış sürelerinin uzun olması gibi nedenler, VRElerin yenidoğan yoğun bakım üniteleri (YBÜ)nde daha sık izole edilmesine neden olmaktadır. Bu raporda, ünitemizde hızla yayılan VRE kolonizasyonunun sunulması; kolonizasyonu etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve yayılımın engellenmesi için alınan önlemlerin paylaşılması amaçlanmıştır. Hastanemizde yenidoğan YBÜde takip edilen prematüre bir bebeğin idrar kültüründen VRE izole edilmesi üzerine, bu indeks olgudan, birimde bulunan diğer hastalardan ve sağlık personelinden rektal sürüntü kültürleriyle ortamdan çevre kültürleri alınmıştır. Hastaya sıkı temas izolasyonu uygulanmasına rağmen diğer hastaların da rektal kültürlerinde üreme olmuş ve 18. günde VRE ile kolonize hasta sayısı 11e yükselmiştir. Çevreden alınan kültürlerde ise üreme saptanmamıştır. İzolasyon önlemlerinin ciddi olarak uygulanması, VRE pozitif olan yenidoğanların ve tıbbi personelin fiziksel olarak tamamen ayrılması ve yoğun personel eğitimiyle VRE kolonizasyonu 55. günde era-dike edilmiştir. İndeks olgunun tespitinden eradikasyonun yapıldığı zamana kadar (10 Ağustos 2009-4 Ekim 2009) takip edilen toplam 133 hastanın 52 (%40)sinde VRE kolonizasyonu ortaya çıkmıştır. Yenidoğanlar, VRE kolonizasyonu olan ve olmayan şeklinde iki gruba ayrılmış; veriler retrospektif olarak incelenmiş; antro- pometrik ve klinik özellikler karşılaştırılmıştır. VRE pozitif hastaların gebelik yaşları 30.9 ± 3.8 hafta, doğum ağırlıkları 1441 ± 543 g iken, VRE negatif hastaların gebelik yaşları 34.5 ± 4 hafta, doğum ağırlıkları 2396 ± 917 g olarak saptanmıştır (p< 0.05). VRE kolonizasyonunun ortaya çıkması postnatal 16. gün (aralık: 2-144 gün) olarak belirlenmiştir. Kolonize olan 52 bebeğin 10 (%19.2)unun hastanede takipleri sırasında VREnin negatifleştiği görülmüştür. Hiçbir hastada VREye bağlı sepsis, enfeksiyon ya da ölüm gözlenmemiştir. VRE pozitif ve negatif bebeklerin mekanik ventilatörde takip edilme süreleri sırasıyla 15 (1-102) gün ve 3 (1-40) gün; hastanede yatış süreleri sırasıyla 34 (6-201) gün ve 9 (1-106) gün; antibiyotik kullanım süreleri ise sı-rasıyla 23 (7-90) gün ve 10 (1-42) gündür. İstatistiksel değerlendirmede, VRE pozitif hastaların antibiyotik (özellikle sefalosporin türevi) kullanımı, ventilatör takip süresi ve hastanede kalış süreleri, VRE negatif bebek-lerden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p< 0.05). Çoklu varyans analizine göre ise, diğer faktörlerden bağımsız olarak VRE gelişimini etkileyen faktör vankomisin kullanım süresi olarak tespit edilmiştir [p= 0.04,OR= 0.67, GA (%95) = 0.45-0.98]. VRE kolonizasyonu klinik seyri sorunlu olan bebeklerde daha sık görül-mektedir. Dolayısıyla, yenidoğan YBÜde sürveyans kültürlerinin yapılması ve kolonizasyon saptandığında izolasyon önlemlerinin hızlıca alınması, kolonizasyonun yayılmasının engellenmesinde ve VREye bağlı bak-teremi ve ölüm riskinin azaltılmasında büyük öneme sahiptir

5. Anne ve kordon kan ferritin düzeyleri ile anemi gelişimi arasındaki ilişki
Yıl: 2009 Cilt: 40 Sayı: 4 Sayfa Aralığı: 209 - 216
Veri Tabanı: Fen

Bu çalışmada sütçocukluğu fizyolojik anemi gelişme yaşı ile kordon kanındaki ferritin düzeyi arasında anlamlı bir ilişki saptamayı amaçladık. 15/11/2008 - 31/12/2008 tarihleri arasında hastanemize başvuran travaydaki 37-42 gestasyon haftaları arasındaki gebelerden rastgele yöntemle 86 olgu çalışmaya alındı. Çalışmamıza aldığımız olgular 4. ay hemogram sonuçlarında hemoglobin değeri llgr/dl 'nin altında olan bebekler Grup 1, hemoglobin değeri llgr/dl veya daha yüksek olarak bulunan bebekler ise Grup 2 olarak sınıflandırıldı. Tüm olgular içinde 4. ay bebek kanı ortalama hemoglobin değeri 10,88 ± 0,850 idi. Grup 1 'de 4.ay bebek kanı ortalama hemoglobin değeri 10,32 ± 0,549 iken Grup 2'de 11,60 ± 0,563 olarak bulundu. Tüm olgular içinde 4.ay bebek kanı ortalama hemotökrit değeri 32,85 ± 3,211 idi. Grup 1 'de 4. ay bebek kanı ortalama hemoglobin 30,99 ± 2,476 iken Grup 2'de 35,29 ± 2,371 olarak bulundu. Bu iki parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur (p>0,05). Grup 1 ile Grup 2 kordon kanı ferritin değerleri arasında anlamlı bir fark olup olmadığı araştırılmış ve p değeri <0.05 bulunmuştur. Çalışmamızda her iki gruptaki anne ferritin değerleri ile 4. ay bebek ferritin değerleri arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucunda anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p > 0,05). 4. ayda anemi gelişen bebeklerin kordon kanlarındaki ferritin değerleri, anemi gelişmemiş olan bebeklerin ferritin düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı bir farkla düşük saptanmıştır. Her ne kadar çalışmamızda annenin demir depoları ile kordon kanı ferritin değerleri ve 4. ay anemi gelişimi arasında ilişki tespit edilemese de, annenin demir deposu emzirme döneminde anne sütündeki demir düzeyini etkilemektedir. Bu da annenin demir kullanımının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

6. Pedıatrık Obezıte ve İnsülın Dırencınde Beslenme Tedavısı Yaklaşımı
Yıl: 2016 Cilt: 47 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 21 - 26
Veri Tabanı: Fen

Giriş: Günümüzde obezite çağımızı tehdit eden önemli bir halk sağlığı problemi halini almıştır. Obezitenin görülme sıklığı her yaş grubunda artmaktadır. Sadece yetişkinleri değil çocuk ve adölesanları da etkileyerek beraberinde neden olduğu kronik hastalıklarla birlikte seyreden ciddi bir hastalıktır. Bu problem küresel düzeydedir ve birçok düşük ve orta gelirli ülkelerin özellikle kentsel bölgelerini etkilemektedir. Çocukluk çağında fazla kilolu veya şişman olanların yetişkinlikte obez bireyler haline gelmesi muhtemeldir. Obezite, insülin direncinin en yaygın patofizyolojik nedenidir. Çocuklarda insülin direnci, obezite ve kardiyometabolik risk ile anlamlı ölçüde bağlantılıdır. Giderek kentleşen bir dünyada yer almak ve fiziksel aktivite seçeneklerinin azalmış olması özellikle çocuk ve adölesanların daha az hareket etmesine ve sonuç olarak obezite hızının artmasına neden olmaktadır. Çocuk ve adölesanlarda beslenme tedavisi uygulamaları ve ağırlık yönetimi prensipleri her geçen gün yenilenerek gelişmektedir. Obezite tedavisi ve ağırlık yönetimi çağımızın önemli konularındandır. Bu nedenle de geniş kapsamlı, farklı yaş gruplarını da içeren daha fazla yayına ihtiyaç duyulmaktadır

7. Alagille Sendromu'na Eşlik Eden Kronik Böbrek Yetmezliği: Olgu Sunumu
Yıl: 2015 Cilt: 46 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 36 - 39
Veri Tabanı: Fen

Giriş: Alagille Sendromu intrahepatik safra yolları tutulumu, konjenital kalp hastalığı, göz anomalileri, iskelet ve santral sinir sistemi tutulumu,böbrek anomalileri ve tipik yüz görünümü ile karakterize otozomal dominant geçişli bir sendromdur. Olgu: Antenatal takiplerinde sağ hipoplastik böbrek saptanan kız bebek doğumdan hemen sonra tetkik ve tedavi için yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Jagged 1 gen mutasyonu saptanan 5 aylık kardeşinin karaciğer ve böbrek yetmezliği nedeniyle vefat ettiği öğrenildi. Olgumuzda da total bilirubin ve direkt bilirubin hakimiyeti mevcuttu. Renal ultrasonografisi bilateral displastik böbrekle uyumlu olarak rapor edildi. Ekokardiyografisinde periferik pulmoner stenoz, göz muayenesinde posterior embryotokson saptandı. Hastanın uzun süren fungal peritoniti nedeniyle karaciğer biyopsisi yapılamadı ancak hastada anamnez, klinik ve laboratuar bulgularıyla bilateral displastik böbreğe bağlı kronik böbrek yetmezliği ile birlikte olan Alagille Sendromu düşünüldü. Sonuç: Nadir saptanan bilateral displastik böbreğe bağlı kronik böbrek yetmezliği ile birlikte olması nedeniyle sunmak istedik.

8. Otuz Dört Hafta Altı Tekil, İkiz ve Üçüz Gebelik Sonuçlarının Karşılaştırılması
Yıl: 2014 Cilt: 45 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 38 - 43
Veri Tabanı: Fen

Amaç: Yenidoğan kliniğimizde izlenen 34 haftadan kü- çük, tek, ikiz ve üçüz gebelik sonucu doğan bebeklerin erken neonatal sonuçlarının karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Ocak 2012-Ocak 2013 tarihleri arasında servisimizde yatarak izlenen, tekil ve çoğul gebelik sonucu doğan, gebelik yaşı 34 haftadan küçük bebekler demografik özellikler, doğum ve yenidoğanproblemleri açısından retrospektif olarak karşılaştırıldı. Veriler hasta dosyalarından elde edildi. Bulgular: Beş yüz kırkdört hasta çalışmaya alındı. Hasta grubunun 435'ini (% 80) tek, 92'sini (%17) ikiz, 17'sini (%3) üçüz bebekler oluşturmaktaydı. Anne yaşı, koriyoamniyonit, oligohidramniyoz, diyabet açısından gruplar arasında fark yoktu. Üçüz gebeliklerin hepsi antenatal dönemde takipli iken ikiz gebeliklerin %43.2'si, tekil gebeliklerin ise %32.2'sinin antenatal takipli olduğu gö- rüldü (p<0.0001). Bununla ilişkili olarak antenatalsteroit yapılma oranı üçüz gebeliklerde daha yüksekti (p<0.01). Majör neonatalmorbiditelerin sıklığı açısından anlamlı fark saptanmamakla birlikte parenteralnutrisyon ve yatış süresi tekil bebeklerde daha uzundu. Mortalitenin tekil bebeklerde %21.2, ikizlerde %21.3 olduğu görüldü. Bü- tün üçüz bebekler sağlıklı olarak taburcu edildi. Yorum: Çoğul gebeliklerde kısa dönem neonatal sonuç- lar açısından tekil gebeliklere göre olumsuz bir sonuç saptanmamıştır. Buna ek olarak, gebeliğinde antenatal izlem oranı daha fazla olan çoğul gebelik grubunda neonatal sonuçlar daha olumlu bulunmuştur.

9. Klinik Bir Çocuk-Ergen Örnekleminde Dehb İlişkili Yaşam Kalitesinin Değerlendirilmesi
Yıl: 2019 Cilt: 50 Sayı: 2 Sayfa Aralığı: 35 - 38
Veri Tabanı: Fen

Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB), ço cuk ve ergenlerde işlevselliği bozan ve yaşam kalitesini olumsuzetkileyebilen bir bozukluktur. Çalışmamızda, DEHB’nin yaşamkalitesi üzerine etkisini ve DEHB’li çocuk ve ergenlerde yaşamkalitesini etkileyen değişkenleri araştırmak amaçlanmıştır.Gereçler ve Yöntem: Çalışmamıza DEHB tanısı konulan 8-18yaş aralığında 49 olgu dahil edilmiştir. DEHB tanısı klinikgörüşme ile DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuş ve DEHBtanısı alan olgulara Okul Çağı Çocukları için DuygulanımBozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve YaşamBoyu Şekli-Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) uygulanarakDEHB alt tipleri ve diğer eş tanılar belirlenmiştir. Çocuk veergenlerde yaşam kalitesini değerlendirmek için DEHB yaşamkalitesi ölçeği(DEHB YKÖ) uygulanmış ve DEHB belirtileriConners’ Anne Baba Derecelendirme Ölçeği(CADÖ) ile değerlendirilmiştir. Sosyoekonomik düzey (SED) ilk klinik görüşmedeklinisyen tarafından Hollingshead-Redlich Ölçeği kullanılarakbelirlenmiştir.Bulgular: Araştırmaya katılan 49 hastanın (12 kız/37 erkek),ortalama yaşı 11.15 (Min:8, Max:14.5, SD:1.53) olarak sap tanmıştır. CADÖ toplam puanı ortalaması 44.59 (SD:18.8),DEHB YKÖ Ev toplam puanı ortalaması 57.51 (SD:15.49) veDEHB YKÖ Okul toplam puanı ortalaması 57.97 (SD:14.51)olarak bulunmuştur. Cinsiyet, yaş, SED, DEHB alt tipi, DEHBbelirti şiddeti ve psikiyatrik eş tanı ile DEHB yaşam kalitesiarasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır.Sonuç: DEHB kronik gidişli, çocuğun günlük yaşamını olum suz yönde etkileyen bir bozukluktur. Klinisyenlerin DEHB’li ço cuk ve ergenleri değerlendirirken sadece belirti şiddeti ve kliniközellikleri değil, aynı zamanda DEHB’nin kendisinin çocuğunhayat konforu üzerine etkilerini de dikkate almaları önemlidir

10. Incidence of Type 1 Diabetes in Children Aged Below 18 Years during 2013-2015 in Northwest Turkey
Yıl: 2018 Cilt: 10 Sayı: 4 Sayfa Aralığı: 336 - 342
Veri Tabanı: Fen

Objective: To assess the incidence of type 1 diabetes mellitus (T1DM) in children under 18 years of age in the northwest region of Turkeyduring 2013-2015.Methods: All newly diagnosed T1DM cases were recorded prospectively during 2013-2015. Total, as well as gender and age groupspecific (0-4, 5-9, 10-14 and 15-17 age) mean incidences per 100,000 per year were calculated.Results: There were 1,773 patients diagnosed during 2013-2015 (588 cases in 2013, 592 cases in 2014, 593 cases in 2015). Of these,862 (48.6%) were girls and 911 (51.4%) were boys. The mean age at diagnosis was 9.2±4.2 years and it was not significantly differentbetween girls (9.0±4.1 years) and boys (9.4±4.4 years) (p=0.052). The crude mean incidence was 8.99/100.000 confidence interval(CI) (95% CI: 8.58-9.42). Although mean incidence was similar between boys [8.98/100.000 (CI: 8.40 to 9.58)] and girls [9.01/100.000(CI: 8.42 to 9.63)], there was male predominance in all groups except for 5-9 year age group. The standardized mean incidence was9.02/100.000 according to the World Health Organization standard population. The mean incidence for the 0-4, 5-9, 10-14 and 15-17 agegroups was 6.13, 11.68, 11.7 and 5.04/100.000 respectively. The incidence of T1DM was similar over the course of three years (p=0.95).A significant increase in the proportion of cases diagnosed was observed in the autumn-winter seasons.Conclusion: The northwest region of Turkey experienced an intermediate incidence of T1DM over the period of the study.

11. Determination of Recurrent/Residual Cin-II And Cin-III After Leep. Cytology or Hpv-Dna?
Yıl: 2016 Cilt: 47 Sayı: 4 Sayfa Aralığı: 101 - 105
Veri Tabanı: Fen

Objective: Having some advantages, LEEP becomes thestandard treatment of CIN-II and III lesions. However,failure to treatment after LEEP is also seen as in othertreatment methods. This study aims to determine the value of cervical cytology, surgical margin positivity andHPV-DNA testing for determination of residual or recurrent disease in patients undergone LEEP with the diagnosis of CIN II or III.Material and Method: Colposcopy directed biopsy andendocervical curettage applied 77 cases six months afterinitial LEEP treatments were retrospectively analyzed.Histological examination is used in order to determineresidual/recurrent disease. Cytology and HPV-DNA PCRtests after six months and initial surgical margin positivity at the time of LEEP were all compared.Results: In 14 (18.1%) of the 77 cases, residual/recurrent disease was determined. HR-HPV was positive in13 (17%) and negative in 64 (83%). Recurrent/residualdisease rate was found to be 12/13 (92%) in HR-HPVpositive cases and 2/64 (3%) in HR-HPV negative cases.Out of 25 patients who were surgical margin positive,recurrent/residual disease was determined in 7 (28%).Cytology was positive in 26 (33.8%) cases. Recurrent/residual disease was determined in 2 of the cytology negative and in 12 of the cytology positive cases.In prediction of residual/recurrent disease, HPVtesting was found to be superior to surgical margin positivity or conventional cytology.Conclusion: HPV test may be considered primarily fordetermination of treatment failures after LEEP.

12. Acute effect of hemodialysis on arterial elasticity
Yıl: 2015 Cilt: 45 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 246 - 250
Veri Tabanı: Fen

Background/aim: Reduced arterial elasticity is an independent predictor of cardiovascular mortality in patients with end-stage renal disease (ESRD). Hemodialysis (HD) treatment per se can bring additional risk factors for vascular disease. Our study was designed to determine whether a single hemodialysis session leads to an acute alteration in parameters of arterial elasticity in ESRD. Materials and methods: In this study, 58 patients undergoing chronic hemodialysis and 29 healthy controls were enrolled. Large artery elasticity index (LAEI) and the small artery elasticity index (SAEI) were measured by applanation tonometry. The acute effect of a hemodialysis session on arterial elasticity indices was assessed by comparison of prehemodialysis and posthemodialysis determinations. Results: At baseline, LAEI did not differ significantly in patients compared with controls. In contrast, the SAEI was significantly lower in patients (4.1 ± 2.6 mL/mmHg × 100) than in healthy individuals (8.9 ± 3.4 mL/mmHg × 100, P < 0.05). In patients with ESRD, no significant changes in LAEI was observed after HD, but SAEI deteriorated significantly (from 4.1 ± 2.6 mL/mmHg × 100 to 3.4 ± 2.3, P < 0.05). Conclusion: We conclude that ESRD patients face a significant reduction in SAEI, which is exacerbated by a dialysis procedure.

13. Mikst konnektif doku hastalığı olgularında Salmonella sepsisi ve septik artriti
Yıl: 1996 Cilt: 18 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 42 - 45
Veri Tabanı: Fen

Son yıllarda literatürde sistemik lupus erite-matozus'da (SLE) Salmonella enfeksiyonuna eğili¬min artmıg olduğu rapor edilmektedir. Ayrıca SLE ve Salmonella enfeksiyonunun ateş, deri döküntü¬sü, plörezi,sinovitis, glomerulonefrit, lökopeni, do¬laşan immunkomplekslerde artış gibi ortak klinik ve laboratuvar özelliklerinin oluşu tanıda güçlük ve gecikmelere yol açabilmektedir. Bu çalışmada 32 ve 23 yaşlarında mikst konnektif doku hastalıklı (SLE + Dermatomyozit) iki olguda Salmonella sepsisi ve septik artritinin tanısı ve ciprofloxacin ile tedavisi literatür bilgileri ışığında tartışıldı.

14. Acute Haemodialysis-induced Changes in Tissue Doppler Echocardiography Parameters
Yıl: 2014 Cilt: 31 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 239 - 243
Veri Tabanı: Fen

Background: Tissue Doppler imaging (TDI) is a method that determines the tissue motion and velocity within the myocardium. Aims: To characterize acute haemodialysis (HD)-induced changes in TDI-derived indices for patients that have end-stage renal disease (ESRD). Study Design: Cross sectional study. Methods: Conventional echocardiography and TDI methods were applied to study ESRD patients (n=58) before and after HD. Pulmonary venous flow, mitral inflow, and TDI signals of the lateral and septal mitral annulus were examined for the determination of altered left-ventricular diastolic filling parameters. Flow velocities from early- (E) and late-atrial (A) peak transmitral; peak pulmonary vein systolic (S) and diastolic (D); and myocardial peak systolic (Sm) and peak early (Em) and late (Am) diastolic mitral annular velocities were also assessed for changes. Results: Transmitral E and A velocities and the E/A ratio decreased significantly after HD (p<0.001). Pulmonary vein S (p<0.001) and D (p<0.001) velocities decreased, and S/D ratios increased significantly (p=0.027). HD led to a reduction in septal Em (p<0.001), lateral Em (p=0.006), and Am (p<0.001) velocities. Contrary to the decreases in Em and Am, the Em/Am ratio remained unchanged. Conclusion: A single HD session was associated with an acute deterioration in the diastolic parameters. Since the Em/Am ratio remained unchanged, we conclude that this index is a relatively loadindependent measure of diastolic function in HD patients.

15. Primipar ve Mulitpar Gebelerin Prenatal Bağlanmalarını Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi
Yıl: 2020 Cilt: 6 Sayı: 1 Sayfa Aralığı: 132 - 140
Veri Tabanı: Fen , Sosyal

Amaç: Prenatal bağlanma ebeveynler ve doğmamış çocukları arasında gebelik döneminde kurulan duygusal bir bağdır. Çalışma, gebelikte prenatal bağlanmayı etkileyen faktörleri değerlendirerek, gebe-lerin bağlanma konusunda gerekli hemşirelik desteğinin sağlanmasında öneriler geliştirebilmek amacı ile planlanmıştır.Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olan çalışmanın evrenini, İstanbul ili Anadolu yakasında bulu-nan Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinin gebe izlemine Ocak - Mayıs 2015 tarihleri arasında başvuran gebeler oluşturmuştur. Örnekleme alınma kriterlerine uyan ve çalışmaya katılmaya gönüllü 303 gebe dahil edilmiştir. Veriler, gebelerin demografik, bireysel ve gebelik özellikle-rinin yer aldığı anket formu ve Prenatal Bağlanma Envanteri ile toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler, yüzde, ortalama, Kolmogorov Smirnov, Man Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile kullanılmıştır.Bulgular: Gebelerin %43,2’si primipar, %56,8’i multipardır. Primiparların Prenatal Bağlanma düzeyi ve multiparlardan daha yüksek bulunmuş ve aralarında ileri derece anlamlı fark olduğu belirlenmiştir (p<0,001). 18-34 yaş aralığında, 1-9 yıllık evli olan, lise düzeyinde eğitimli, çalışan, çekirdek aile yapısın-da olan ve kronik bir hastalığı olmayan primipar gebelerin Prenatal Bağlanma düzeyi mutiparlardan daha yüksek ve aralarında anlamlı fark olduğu bulunmuştur (p<0,005). Obstetrik özellikleri açısından planlı ve doğal yollara gebe kalan, gebeliğe bağlı sorun yaşamayan, gebeliğini sonlandırmayı düşünme-yen ve doğumunu normal planlayan primipar gebelerin Prenatal Bağlanma düzeyi mutiparlardan daha yüksek ve ve aralarında anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0,005).Sonuç: Anne fetüs arasındaki bağlanma, prenatal dönemde başlayıp, primipar gebelerin, multiparlara göre prenatal bağlanma düzeyi daha yüksek olduğu ve bağlanmayı sosyo demografik ve obstetrik fak-törlerinde etkilediği görülmektedir. Bu sonuca göre hemşire ve ebelerin prenatal bağlanma açısından multipar gebeleri yakından izlemeleri önerilebilir.

16. YEDİ FARKLI İLDEKİ KADINLARIN GENİTAL HİJYEN DAVRANIŞLARININ BELİRLENMESİ: ÇOK MERKEZLİ KESİTSEL BİR ÇALIŞMA
Yıl: 2014 Cilt: 17 Sayı: 4 Sayfa Aralığı: 245 - 252
Veri Tabanı: Sosyal

Amaç: Bu çalışma Türkiye’nin 7 farklı coğrafi bölgesinde yaşayan kadınların genital hijyen davranışlarını belirlemek ve bölgelere göre karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır.Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikteki araştırmanın verileri Mayıs 2013-Haziran 2014 tarihleri arasında İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Gaziantep, Erzurum, Trabzon illerinden toplanmıştır. Veriler, soru formu ve Genital Hijyen Davranışları Envanteri kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; yüzdelik dağılımlar ve varyans analizi kullanılmıştır.Bulgular: Genital hijyen davranışları envanterinden en yüksek puan ortalaması olan il Ankara (83.15±12.09), en düşük puan ortalaması olan il Erzurum (74.12±12.19) olarak bulunmuştur. Çalışmadaki kadınların toplam puan ortalaması 78.96±11.65 olarak saptanmıştır.Sonuç: Çalışmanın sonucunda kadınların Genital Hijyen Davranışları Envanteri puan ortalamasının orta düzeyin biraz üzerinde olduğu bulunmuştur.

17. DOĞUM KONFORU ÖLÇEĞİ'NİN TÜRKÇE GEÇERLİK VE GÜVENİRLİK ÇALIŞMASI
Yıl: 2015 Cilt: 18 Sayı: 4 Sayfa Aralığı: 252 - 258
Veri Tabanı: Sosyal

Amaç: Doğum Konforu Ölçeği Ölçeğinin (DKÖ) Türk toplumu için geçerlik ve güvenirliğini test etmek amacı ile planlanmıştır. Yöntem: Metodolojik olarak gerçekleştirilen araştırmaya, İstanbul ili Anadolu yakasında bulunan Kadın ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Doğumhanesine, doğum yapmak için doğumun latent fazında kabul edilen, bilgilendirilmiş izinleri alınan, çalışmaya dahil olma kriterlerini yerine getiren 280 primipar gebe alınmıştır. Veriler Gebe Tanılama Formu ve Doğum Konforu Ölçeği kullanılarak 15.05.2014-15.11.2014 tarihleri arasında gebe kadınlarla yüz yüze görüşülerek elde edilmiştir. Ölçeğin dil eşdeğerliği sağlanmıştır. Kapsam geçerliği için uzman görüşleri alınmış olup ölçeğin güvenirliği madde-toplam puan korelasyonu ve iç tutarlık analizi ile belirlenmiştir. Yapı geçerliği için faktör analizi yapılmıştır. Bulgular: Madde toplam puan korelasyon kat sayıları analiz edildikten sonra madde sayısı 9'a inerek son halini alan ölçeğin, iç tutarlık için Cronbach ? kat sayısının 0.75 ve ölçeğin tamamından alınan ortalama puanın 31.77 ± 7.19 olduğu bulunmuştur. DKÖ için yapılan faktör analizi çalışmasında 3 faktör elde edilmiştir. Faktörler fiziksel (4 madde), psikospritüel (2 madde) ve çevresel (3 madde)şeklinde belirlenmiştir. Sonuç: Doğum Konforu Ölçeği'nin 9 maddeye indirgenmiş halinin ise doğum konforunu değerlendirmede kullanılabilecek ülkemiz için geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiştir.

18. Gönüllü Olma Nedenleri: Mersin 2013 -XVII. Akdeniz Oyunları Örneği
Yıl: 2014 Cilt: 11 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 42 - 56
Veri Tabanı: Sosyal

Araştırmanın amacı 2013 yılında Mersin'de düzenlenen XVII. Akdeniz Oyunları'nda görev alan gönüllüleri gönüllü olmaya yönelten faktörlerin belirlenmesidir. Bu amaç doğrultusunda gönüllülerden 260 adet kullanılabilir anket toplanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre gönüllüler ağırlıklı olarak yabancı dil bilen üniversite öğrencilerinden oluşmaktadır. Gönüllüleri gönüllü olmaya yönelten nedenler, kariyer yönelimi, topluma yönelik duyarlılık, kişisel gelişim, kişilerarası ilişkiler ve dışsal ödüller şeklinde beş boyut altında toplanmıştır.

19. BİLİŞSEL STİL İLE GİRİŞİMCİLİK EĞİLİMİ ARASINDAKİ İLİŞKİ: PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİNDE BİR ARAŞTIRMA
Yıl: 2020 Cilt: 22 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 1109 - 1124
Veri Tabanı: Sosyal

Girişimcilik kavramı,literatürde ekonomik, sosyolojik, kültürel yönden incelenmiş, girişimcilerin kişiliközellikleri, tercihleri, nitelikleri araştırılmış ancak, girişimcilerinbilişsel yönü gözardı edilmiştir. Bu araştırmanın amacı; öğrencilerin bilişselstilleri ile girişimcilik eğilimleri arasındaki ilişkiyi tespit etmektir.Araştırma, Pamukkale Üniversitesinde beş farklı akademik birimde gerçekleşmiştir.Bu kapsamda önlisans ve lisans düzeyinde eğitim gören yükseköğretimöğrencilerine anket uygulanmış ve 680 öğrenciye ulaşılmıştır. Araştırmanınsonucunda; yükseköğretimde okuyan öğrencilerin bilişsel stilleri ilegirişimcilik eğilimleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bunagöre, alan bağımsız bilişsel stil özelliklerine sahip öğrenciler, alan bağımlıöğrencilerden daha fazla girişimcilik eğilimi sergilemektedir. Ayrıca, önlisanseğitimi alan öğrencilerin bilişsel stilleri ile girişimcilik eğilimleriarasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Önlisans düzeyinde de alansızbağımsız bilişsel stile sahip öğrenciler, alan bağımlı bilişsel stile sahipöğrencilere nazaran daha girişimci oldukları saptanmaktadır. Ancak bu ikideğişken arasındaki anlamlı fark, lisans öğrencileri arasında bulunamamıştır.Ayrıca, gelir seviyesi ile bilişsel stil arasında anlamlı bir ilişki tespitedilmiştir. Araştırmada cinsiyet, bölüm, sınıf, daha önce bir işyerinde çalışmadurumu gibi değişkenlerle, girişimcilik değişkeni arasındaki ilişki deincelenmiştir.

20. 2.trimestr tarama testi yüksek riskli çıkan bir anneden doğan delesyon 13q sendromlu bir olgu
Yıl: 2010 Cilt: 41 Sayı: 3 Sayfa Aralığı: 153 - 156
Veri Tabanı: Fen

Giriş ve Amaç: Kromozom hastalıkları, kromozomların sayısal yada yapısal anomalilerine bağlı olarak ortaya çıkar. 13q delesyon sendromu konjenital malformasyonlar ve zeka geriliği ile karakterize bir kromozomal bozukluktur. Aynı zamanda monozomi 13q sendromu olarak da bilinir. Üçlü test, gebeliğin 15-20 haftaları arasında bazı kromozomal hastalıklar için ortalamanın üzerinde risk taşıyan gebeleri saptamak amacıyla önerilen bir tarama testidir. Nadir bir olgu olması nedeniyle bu vakayı sunmaya değer bulduk. Olgu: Bu yazıda 2. Trimester testi yüksek riskli olarak bulunan bir anneden doğan 13q delesyonlu bir olgu sunulmuştur. Sonuç: 2. trimester tarama testleri ve >2.5 MoM değerinde P-HCG değerleri toplumda ender olarak görülen kromozomal anomaliler için de uyarıcı olabileceği bazı araştırıcılar tarafından savunulmaktadır. Ultrasonografikyapısal anomalisi olmayan benzer olgular rahatlıkla gözden kaçabilmektedir.

Arama Sonuçlarını Kaydet


TÜBİTAK ULAKBİM Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi Cahit Arf Bilgi Merkezi © 2019 Tüm Hakları Saklıdır.